2 Aralık 2012 Pazar

Blog; seni seviyorum.

   İnsan bazen bir boşluğa düşüyor ve tutunacak dal arıyor. Bakınıyor çevresine. 
Böyle zamanlarda birinde izlediğim bir dizi aracılığı ile birkaç arkadaş edindim. O sıralar liseye yeni başlamıştım. Pek girişken değilimdir. Hatta hiç değilimdir. İşin aslı pek konuşmayı da sevmem. Sessizlik sakinlik isterim. Ama yalnız da kalamıyor insan. Elbet bir dosta ihtiyaç duyuyor. Bazen insana ailesi yetmiyor. Senin gibi düşünen birilerine gereksinim duyuyorsun. Düşüncelerini paylaşmak istiyorsun. Neyse işte başta sadece dizi muhabbeti yaptığım arkadaşlarla bir bakmışız dost olmuşuz. Dertlerimizi sevinçlerimi gelip ilk paylaştığımız kişiler olmuşuz. Çok farklı bir duygu aslında. Karşında daha hiç görmediğin biri var. Onunla sohbet ediyor bir yandan da sevgini veriyorsun.  

   Diyebilirsiniz sanal bir dostluk ne kadar gerçek olabilir ki diye. Bende öyle derdim. Ama insan bazı şeyleri içine girmeden anlamıyor. Şimdi düşüncelerim değişti. Elbette bu ortam güvenilir değil,ne olacağı belli olmaz ama bir yerde insanların niyetleri belli oluyor bence. Ya da Allah karşıma iyi insanlar çıkarmış diyeyim. Tabi çok uzun sürmedi kimi dostluklarım. Dağıldı gitti. Eski yakınlık kalmıyor. Bir yerden sonra soğuyor insanlar. Nedenini henüz bulamadım ama böyle. İnsanlar çeşit çeşit. Ne düşünürler anlayamıyorsun ki. Bir anda irtibatı kesiveriyorlar. Elin kolun bağlı kalıyor. Ne yapabilirsin ki? Belki de seni kandırdı. Belki de başına bir şey geldi. Belki de,belki de. Bilemiyorsun.

   Ama kimisiyle de hala görüşürüm -2 yıldır- Hala samimi bir dostluğumuz var. Araşırız,mesajlaşırız. Dertleşir,gülüşürüz. Yeni insanlar tanımak güzel. Her insan farklı bir dünya. İçinde nice güzellikler var,keşfedilmeyi bekliyor. Bloglar da böyle. İnsanların düşüncelerine kapı aralıyorlar. Okuyorsun,kiminde kendini buluyorsun,kiminde eğleniyorsun,kiminde tanımadığın biri için üzülüyorsun,kimi sana hayat dersi veriyor,kimi seni uyarıyor,kimi farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Uzaaar gider bu liste. İşte bu yüzden blogları severim,bir blogger olmadan önce de severdim. Düşüncelerin kat ettiği yollar,ulaştığı insanlar neresi kestiremiyorsun. Ve bu çok güzel bir duygu.

1 Aralık 2012 Cumartesi

A Millionaires First Love (2006)


Anyonghaseyo yorobun! Calcinesso? :))


Bugün bloguma baktım,baktım,baktım ve tasarımından sıkıldığımı fark ettim. Evet şaka maka dört ay olmuş. Hayret nasıl bu zamana kadar sıkılmadıysam. -,- Çok sıkılgan bir kişiliğim var. Minik minik de olsa yenilikler yapmayı severim. Güzel mi olmuş kötü mü bilemedim ama yaptım bir şeyler. Beğenmezsem ya da beğenmezseniz değiştiririz canıım. Biraz da böyle kalsın. ^^ 

Aslında bugün hiç yazasım yoktu. Ama yine de  taslaklarımda bekleyen yazı bana üşümüş kedi yavrusu gibi bakınca,içim burkuluverdi. Karalayayım bir şeyler dedim. Hem her hafta film postu yazmak adet olmuşken yazmamak olmaz. 
Biliyorum bu filmi izlemek için bir hayli geç kaldım. Ne demişler geç olsun,güç olmasın ama değil mi? Hala izlemeyen var mı ki de tavsiye edeceğim desem de yazmadan edemedim. Geçelim mi filme?


Bir zamanlar izlemek için açıp sıkılıp kapattığın fakir ama gurulu bir film vardı ya!
İşte o film gün gelir seni zırıl zırıl ağlatır Sulliciğim.
Konusundan başlayalım;
  Kang Jae Kyung büyükbabasının mirasının  tek varisidir. Mirasın ve anne babasız büyümüş olmanın verdiği  etki ile sorumsuz,şımarık,umursamaz,aşk arkadaşlık dostluk gibi duygulara önem vermeyen,paranın ona her kapıyı açacağını düşünen biridir. 18 yaşına bastığı gün büyükbabasının mirası okunur ve şaşkınlık içinde kalır. Mirasa ancak belirtilen koşulları yerine getirirse sahip olacaktır. Mirası alabilmek için Kore'nin uzak taşralarından Boram'da hiçbir varlığı olmadan bir yıl geçirip oradaki okuldan mezun olması gerekir. Boram onun büyümesine ve  çocukluğunda yarım kalan hikayesini tamamlamasına yardımcı olur. 


"Keşke mutlu sonla bitseydi be!" kervanıma katılan bir filmdi. Bu aralar hep hüzünlü şeyler izliyorum ve mutsuz bitiyor. Sıraya More Than Blue'yu koymuştum ama izlemek istemiyorum. Zira yeterince ağlattı beni A Millionaires Love. Genelde filmler beni çok etkileyemez. Yani etkiler ama diziler kadar değil.  Yüreğime tam olarak işleyemez. Bu film o konuda daha başarılı. Tam da yüreğine dokunuyor insanın. 
  

Karşındaki insan, sevdiğin, günden güne eriyor görüyorsun. Her geçen gün ölüme bir adım daha yaklaşıyor  ama çaresizsin, hiçbir şey yapamıyorsun. Elinden en ufak bir şey gelmiyor. Gelse canını vereceksin o acı çekmesin ben çekeyim; o ölmesin ben öleyim diyeceksin ama yapamıyorsun, sadece son günlerinde mutlu olmasına yardım edebiliyorsun...


Çok duygusala bağlamadan filmden karelere göz atmaya ne dersiniz?


Şu sarı şemsiye davasını bir türlü anlayamasam da hoşuma gidiyor. :))



        

           Ne olursan,kim olursan ol adamım. Aşık olduğun kadının elinde bu hallere düşeceksin. :D 



Bir kızın alabileceği eeeen güzel hediyelerden biri olduğunu düşünüyorum.


                              
 "Biliyorum benimle olmak seni üzüyor,ama seni seviyorum."


                                                   Bir post daha biteer. Esen kalın. :))